Önceki gece Sarı Zarflar filmini izledim. Açıkçası filmin konusu hakkında çok ayrıntılı bilgim yoktu. Biz Türkiyeliler için sadece başlık belki bir şeyler söylüyordu: “Sarı Zarflar”. Ama belki de kamu sektöründe çalışmayanlar için bile bir şey ifade etmeyebilir “sarı zarf” tamlaması. Bilmeyenler için açıklamak gerek.

“Sarı zarf” kamuda çalışanlar için soruşturma demektir. Diğer bir deyişle, işlediğiniz iddia edilen bir kabahat, bi suç için idare sizi incelemeye aldığını bu zarftaki tebligatla tarafınıza bildirir. Bu tebligatı içeren zarflar da nedense hep sarı, saman kağıdınadır. Bu zarflardan ben de birkaç tane aldığım için anlamını maalesef biliyordum ve belki de bu yüzden filmin konusu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışmadan, politik bir film olduğu ön kabulüyle izlemeye gittim. Bir de elbette yönetmen İlker Çatak’ın bu filmle Berlin Film Festivali’nde en iyi film ödülünü aldığını biliyordum.

Şimdi neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğime gelirsek, en başta sinema uzmanı olmadığımı, sadece iyi filmler izlemeyi sevdiğimi söylemek isterim. Bu şerhi düştükten sonra belirtmem gereken bir diğer şey, zaman zaman Paris’teki bir topluluk radyosuna izlediğim filmleri karınca kararınca yorumladığım ses kayıtları yaptığımdır. Belki bu da konuyla ucundan kıyısında alakalı olduğumu destekler, amma velakin... Bu film özelinde, filmle ilgili bir iki kelam etme hakkına doğrudan sahip olduğumu hiç çekinmeden söyleyebilirim. Çünkü bendeniz, filmde baş karakterin yaşadığı siyasi sorunları doğrudan doğruya ve belki de çok daha ağır bir şekilde yaşamış bir Barış bildirisi imzacısıyım. Dolayısıyla herkesten önce filmle ilgili yorum yapma hakkına doğal olarak sahip olduğumu düşünüyorum. Zira bu film benim hikayemi (kâbusumu desek daha yerinde olur) kendine konu olarak seçmiş.